OTELLERDE BİZ, ŞEHİRLERDE ONLAR

 Bayramda uzun zamandır görmeği arzuladığım Budapeşteye Sun Expressin direk uçuşu ile gitme imkanı buldum. Bizimkileri ikna etmek için ‘Dünyanın gece en iyi aydınlatılan şehri ‘ iddiasına sığınarak Tuna’da tekne turu sözü verdim. Turizmci olmanın gereği Havalimanından, taksiye, otelinden, çigan gecesine her gördüğümü bizimle kıyaslamaya çalıştım. Aslında birbirinden  farklı  birisi şehir, diğeri sahil destinasyonunu  olan iki şehri kıyaslıyordum. Tek Ortak yönleri dünyanın bir çok yerinden turist almaları ve turizmin can damarı olması.

YOLLAR VE TRAFİK: yollarda biz öndeyiz, ancak trafikte saygıda açık ara onlar… Yayalar devlet başkanı muamelesi görüyorlar. Korna hiç duymadım. 

TARİHİ ZENGİNLİKLER: Osmanlı ve Bizans etkisinde yapılan binalar olduğu gibi korunagelmiş. Tarihi olmayan , üzerinde heykel, süsleme olmayan bina çok ama gerçekten çok az. 

HEYKELLER, HEYKELLER: her yolun üzerinde , meydanlarda onlarca yüzlerce heykel ile şehrin renkli tarihi anlatılmaya çalışılıyor. Her biri usta bir sanatçının ellerinden çıkmış , özgün ve etkileyici heykeller şehrin bekçileri gibi.

TURİST İÇİN ULAŞIM KOLAYLIĞI: turist nerede kalırsa kalsın, nereye gitmek isterse istersin, tren, metro, şehir içi otobüs, scooter gibi ulaşım araçları ile rahatlıkla hedefine ulaşabiliyor.

SESSİZLİK , SESSİZLİK, SESSİZLİK: bir ara büyük oğlum söylemese fark etmezdim sanırım. Şehrin göbeğinde, çarşının içinde binlerce kişi aynı anda yürürken, otururken, gezerken bütün şehir ilginç bir sessizlik içinde. Hiç bir yerden müzik sesi gelmiyor. Önce yasak filan zannettik. Bu kadar kişinin ortasında sessizlliğin dinlendirici keyfine varmak çok güzeldi.

YÜRÜMEK: şehirde neredeyse her şey yürümeye göre planlanmış. Düz ve rahat yürünen yollar insanı adeta hergün daha çok yürümeye teşvik ediyor. 50 bin adım attım sanırım. 

TUNA NEHRİ AKMAM DiYOR: nehir ne güzelde ikiye bölmüş şehri. Sağlı sollu tarihi binalar gece ışıklandırmasında rüya şehrine bürünüyor. Tuna üsütne yapılmış köprülerle adeta gelin gibi süslenmiş. Buraya gelip nehir turu yapmamak mümkün değil. Resim çekmekten yorulabilirisiniz. 

LACİVERT SAAT: günün belki de en romantik saati. Günün batımı ile şehrin yanan loş ışıklarının buluşması bu. Tek kelime ile harika. Hele de Budapeşte gibi nadide bir şehirdeyseniz keyfini çıkaracağınız, müthiş resimler çekeceğiniz 1 saatiniz var. 

GULAŞ: zaten meşhurdu da bu kadar lezzetli olacağını düşünmememiştim. Çorba diye geçiyor ama aslında türlü yemeği. Ekmekler, et, pul biberleri enfes…

NEW YORK CAFE: dünyanın en güzel cafesi olduğu söyleniyor. Çünkü müthiş süslemeli bir küçük bir sarayın içinde ortaçağ atmosferindesiniz. Sağa sola bakmaktan kendimizi alamadık. 

HOP ON HOP OFF: hakkını verdik , iki gün bütün şehri gezdik. Türkçe anlatım var. Hafif serin olmasına rağmen yukarıda oturup bütün şehre yukarıdan baktık. Bir Avrupa şehrindeyseniz yapmanız gereken ilk şey bence.

AĞAÇLAR: her yer sma her yer yemyeşil. Şehirdeki ağaçlar nüfusundan fazla olabilir. Ağaçları kesmeden var olan ağaçların üzerine şehri kurmuşlar sanki. 

OTELLER: daha çok yolları var. Bizdeki otelciliğin yanına bile yaklaşamamışlar. 

FiYATLAR: ne de olsa AB ülkesi ve fiyatlar buna göre düzenlenmiş. Ucuz değil ama pahalı da değil. Kendi para birimlerini kullanmakla birlikte euro da geçerli. Bir alışveriş cenneti değil bence.

Özetle şehircilikte onlar, otellerde biz ilerideyiz….

Buyurun bu bilgiler ışığında , benim objektifimden Budapeşte güzellemesi….eklemeliyim, resimler gerçeği güzel  kadar değil….























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar